Hukuk Davalarında, Hükümde Kanun Yolu Süresinin Yanlış Gösterilmesi Hali

T.C. YARGITAY BÜYÜK GENEL KURUL Esas: 2021/5  Karar: 2023/2  28.04.2023 Tarihli Kararı

14.09.2023 tarihinde www.resmigazete.gov.tr de yayınlanan Yargıtay İçtihatı Birleştirme kararı. Hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen kanun yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusu incelenmelidir.

 
İÇTİHADI BİRLEŞTİRME KONUSU İLE İLGİLİ KAVRAM, KURUM VE YASAL DÜZENLEMELER
A. KANUN YOLU
1. Genel Olarak

Hukuk yargılaması ile kişiler arasında ortaya çıkan ve konusunu özel hukuk ilişkilerinin oluşturduğu uyuşmazlıklar, hukuk düzeni içerisinde eşitlik esasına göre mahkeme kararları yoluyla çözümlenmektedir. Mahkeme kararları, objektif hukuk kurallarının somut olaylara uygulanma biçimini gösteren metinler olmaları sebebiyle büyük bir önem taşımakla birlikte, hüküm mahkemelerinin yargılama sürecinde hata yapması ya da olaya uygulanması gereken hukuk normunu farklı yorumlaması veya hiç uygulamaması nedeniyle hukuka aykırı kararlar verilmesi ihtimali her zaman mevcuttur. Hatalı kararların yok sayılması mümkün olmadığı gibi taraflardan bu nitelikteki kararların hukuki sonuçlarına katlanmasını beklemek de hukuk devleti anlayışına uygun düşmeyecek ve adalet duygusunu zedeleyecektir. Bu itibarla mahkeme kararlarında hatalı, eksik, yanlış, haksız veya kanuna aykırı yönlerini zamanında gidermek, böylece hukuk uygulamasında adaleti ve birliği sağlamak amacıyla hemen her ülkede yüksek dereceli mahkemeler kurulmuş ve davanın taraflarına yüksek dereceli mahkemeye başvurma hakkı tanınarak, yargı kararlarına ilişkin olarak, bir tür denetim mekanizması öngörülmüştür.

2. Hukuk Davalarında Kanun Yollan

Uygulama ve öğretide kanun yolları farklı ölçütlere göre sınıflandırılmaktadır. Ancak genel kabul gören görüşe göre bu sınıflandırma “olağan kamın yolları ” ve “olağanüstü kanun yolları” olarak karşımıza çıkmaktadır. Henüz kesinleşmemiş olan nihai kararlara karşı başvurulan kanun yollarına olağan kanun yolları, şekli anlamda kesinleşmiş kararlar aleyhine başvurulan kanun yollarına ise olağanüstü kanun yollan denilmektedir. 

a. Olağan Kanun Yolları

Yukarıdaki sınıflandırma açısından değerlendirildiğinde, 6100 sayılı Kanun’da düzenlenen “istinaf” ve “temyiz” olağan kanun yollandır. Çünkü bir hükmün istinaf veya temyiz yargılamasına konu edilebilmesi için erteleyici etkinin gerçekleşmiş olması, yani verilen kararın kesinleşmemiş olması gerekmektedir. İlk derece mahkemelerince verilen ve kesinleşmemiş olan nihai kararlara karşı kanun yollarının ilk aşaması olarak bölge adliye mahkemelerinde istinaf incelemesi yapılmakta, sonrasında yasal koşullar mevcut ise bu kararlar Yargıtay tarafından temyiz incelemesine tabi tutulmaktadır.

b. Olağanüstü Kanun Yollan

Hukuk mahkemelerince verilen bir kararın kanun yollarının tüketilmesi veya hiç başvurulmaması sonucunda kesinleşmesi ya da kesin olarak karara bağlanması üzerine başvurulan olağanüstü kanun yolları ise “kanun yararına temyiz” ve “yargılamanın iadesi” şeklinde ortaya çıkmaktadır. Kararın kesinleşmesinden sonra çok istisnai olarak bazı ağır yargılama hatalarının varlığı durumunda bu yollara başvurulabildiği için olağanüstü kanun yollan olarak nitelendirilmektedir.

Yukarıda açıklanan yasal düzenleme ve ilkeler birlikte değerlendirildiğinde, ilk derece, istinaf ve temyiz mahkemelerince gerçekleştirilen yargılamalar birbirinden farklı esas ve işlevlere sahip olsalar da bir bütün olarak, mahkemeler önüne taşman uyuşmazlıkların gerçek hak durumuna uygun, doğru ve adaletli kararlarla çözümlenmesi amacını taşıdıkları açıktır. Bu amacın etkin ve başarılı bir şekilde gerçekleştirilebilmesi için kanun yollarının usul hukuku çerçevesinde özel bir göreve sahip olduğu da kuşkusuzdur.

Kanun yollan ile mahkemelerce hatalı veya yanlış olarak verilen kararların denetimi, düzeltilmesi ve en nihayetinde hukuka uygun hale getirilmesi hedeflenirken, içtihadı birleştirmenin konusu, kesin nitelikte olduğu tartışma dışı olan kanun yoluna başvuru süresi hakkında mahkemece hatalı karar verilmesine ilişkindir. Bu durum, kanunda daha kısa belirlenmesine karşın kararda hatalı olarak daha uzun gösterilen süre içinde kanım yoluna başvurulduğu ve mahkeme eliyle yanıltılan tarafın kanım yolu başvurusu esastan incelendiği takdirde, 6100 sayılı Kanun’da emredici şekilde düzenlenen kesin sürelere ilişkin hükümlerin bertaraf edilmesi neticesine yol açılıp açılmayacağı sorununu ortaya çıkarmaktadır, Esasen, gerek öğreti gerekse Yargıtay daireleri arasındaki görüş ayrılıklarının temelinde de bu husus yatmaktadır.

Anayasa’nın 2. maddesinde “hukuk devleti” ilkesi, cumhuriyetin temel niteliği olarak düzenlenmiş ve bu ilke Anayasa Mahkemesinin kararlarında; “eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına saygı gösteren, hu hak ve özgürlükleri koruyup güçlendiren, her alanda adaletli hır hukuk düzeni kurup hum geliştirerek sürdüren Anayasa aykırı durum ve tutumlardan kaçınan, hukuku tüm devlet organlarına egemen kılan, Anayasa ve hukukun üstün kurallarıyla kendini bağlı sayıp yargı denetimine açık olan, yasaların üstünde yasa koyucunun da bozamayacağı temel hukuk ilkeleri ve Anayasa bulunduğu bilincinde olan devlet” olarak tarif edilmiştir.
 

Hukuk devleti niteliği uyarınca devletin üstlendiği bu görevler çerçevesinde Anayasa’da, temel hak ve hürriyetlerin korunması ve gerçekleştirilmesine ilişkin en genel kural 40. maddede düzenlemiş ve “Anayasa ile tanınmış hak ve hürriyetleri ihlal edilen herkes, yetkili makama geciktirilmeden başvurma imkanının saklanmasını isleme hakkına sahiptir” denilmiştir. Hukuk devleti, devletin hukuk kurallarına bağlı olmasının yanında, bireylere yargısal denetim güvencesini de sağlamasını gerektirdiğinden, yargısal başvuru yolu 36. maddede düzenlemiştir.

 

Anayasa’nın “Hak arama hürriyeti” kenar başlıklı 36. maddesinin 1. fıkrasında; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” denilerek, bu kapsamda yargı mercilerine davacı ve davalı olarak başvurma, bunun doğal sonucu olarak iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alman hak arama özgürlüğünün bir unsurudur.

 
Avrupa İnsan Haklan Mahkemesi de (AİHM), mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlal edildiğine karar verilmektedir (Geffiedinsa, B. No: 51307 99, 23.1.2003, 34).
 

Kanun yollarına başvuru hakkı yönünden ise bu hak, AİHS’nin 6. maddesinde zorunlu kılınan güvencelerden biri olarak kabul edilmediğinden, eğer iç hukukta itiraz, istinaf, temyiz gibi kanun yollarına başvuru imkanı tanınmış ise mevcut olan bu yola başvuru hakkının etkili biçimde kullanılıyor olması gerektiğini kabul etmektedir (Dayar ve Gürbüz Türkiye, B.No:37569, 27.11.2012, § 42).

 

Özellikle mahkemelerin kanun yolu süresini taraflara doğra gösterme zorunluluğu gözetildiğinde, kanun yollarına başvuru süreleri kesin ve hak düşürücü nitelikte olmasına karşın bu sürenin hükümde hatalı gösterilmesi durumunda, mevzuatın karmaşıklığı ve mahkemenin sebep olduğu hata nedeniyle usul kurallarının mahkemeye erişim hakkım kısıtlayacak şekilde katı uygulanmaması gerekir. Oldukça katı ve şekilci bir uygulamanın, mahkeme kararma güvenerek kararda gösterilen süre içinde kanun yoluna başvuran tarafın hak kaybına sebep olacağı ve aynı zamanda kanun yollarının amacına da uygun düşmeyeceği açıktır. Kaldı ki 6100 sayılı Kanun’un genel gerekçesine bakıldığında; ‘’Tüm hükümlerin düzenlenmesinde, tarafların ve ilgililerin hak arama özgürlüğüm genişleten, yargılama sırasındaki haklarını en iyi .şekilde teminat altına alacak ve yargı organlarının yüceliği ve saygınlığını koruyacak ilkelere yer verilmiştir” şeklindeki gerekçe de kanun koyucunun bu anlayışla düzenleme yaptığım göstermektedir.

 

Elbette ki, kesin sürenin değiştirilemeyeceği kuralının bertaraf edilmesi ya da kanun yolu süresinin değiştirilmesi söz konusu değildir. Hakimin kesin süreyi artırması da söz konusu olmayıp, hata sonucu süreyi yanlış bildirip tarafları yanıltması durumu mevcuttur. Bu nedenle hükümde kanun yolu süresinin hatalı olarak daha uzun gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen süreye uyularak yapılan kanun yolu başvurusunun, adil yargılanma hakkı ve mahkemeye erişim hakkı kapsamında değerlendirilerek süresinde yapıldığının kabul edilmesi gerekmektedir.

Nitekim Anayasa Mahkemesi de kanun yolu süresinin hatalı gösterildiği durumlarda; temyiz istemini süre yönünden reddeden uygulamanın öngörülebilirlik sınırları içinde olduğunun kabul edilemeyeceğini, mahkeme kararında gösterilen süre içinde temyiz yoluna başvurulduğu dikkate alınmadan temyiz talebini süre yönünden reddeden kararın mahkemeye erişim hakkının özünü zedelediğini ve Anayasanın 36. maddesinde güvence altına alınan adil yargılanma hakkı kapsamında mahkemeye erişim hakkının ihlal edildiğini kabul etmektedir (Muammer Talar, B. No: 2014/819, 09.06.20/6, §51, Kommersan Kombassan Mermer Maden İşletmeleri Sanayi ve Ticaret /LV, ve diğerleri, B, No: 2013/7114, 20.7.2016, f 56, Alper Aldemir, f 48, Aktif Elektrik Müh. İnş. San. ve Tic. Ltd Şti., §49).
 
Ancak, mevzuatta farklı kanunlarda birbirinden farklı kanun yolu sürelerinin bulunması nedeniyle ortaya çıkan böylesi hataların yine kanunlarda öngörülen süreler kapsamında olacağı da pek tabidir. Yoksa kanunlarda hiç yer almayan uzunluktaki bir sürenin hükümde gösterilmesi mahkemelerden beklenemeyeceği gibi hiç düzenlenmemiş uzunluktaki bir süre, yanılgı sonucu hükümde kanun yolu süresi olarak yazılmış olsa dahi, bu süre içerisinde yapılacak başvurunun yukarıdaki açıklamalar kapsamında süresinde kabul edilmesi bu defa yargılamanın bütün tarafları açısından adil yargılanma hakkım ihlal edecektir ki, bunun da kabulü mümkün değildir. Çünkü adil yargılanma hakkı, yargılamanın makul bir süre içinde yapılıp tamamlanmasını gerektirmektedir. Kesin olan kanun yolu sürelerinin etkinliği ile kamın yoluna başvuru hakkı arasında gözetilmesi gereken denge de bozulacaktır. Kaldı ki, uyuşmazlık uzun süre kesinleşmeden sürüncemede kalacağından, bu durum Anayasal bir ilke olan usul ekonomisi ilkesine de uygun düşmeyecektir. Hukuk davalarının, şekle ve süreye ilişkin kurallarla belli bir disiplin içinde yürütülerek bir an evvel gerçeğe uygun kararlarla çözümlenmesini amaçlayan 6100 sayılı Kanun’un ruhu da böyle bir kabule uygun değildir.
 

Diğer yandan, hakimin uyuşmazlıkta uygulanacak kanun hükmünü tespit ederek re’sen uygulama ve bu çerçevede kanun yolu süresini de taraflara doğru gösterme yükümlülüğü kamu düzenine ilişkin olup, mahkemece hatalı şekilde kanun yolu süresinin yanlış gösterilmesi nedeniyle kanunda belirtilen süre içerisinde kanun yollarına başvurma hakkının kullanılamaması lehine olan taraf için usule ilişkin kazanılmış bir hakkın doğduğu da kabul edilemez. Zira usule ait kazanılmış hak esasının bir istisnası olarak, kamu düzeni ile ilgili konularda usuli kazanılmış haktan söz edilemez.

Yargıtay İçtihatları Birleştim e Büyük Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında, her ne kadar içtihadı birleştirme kararları konulan ile sınırlı olsa da gerekçeleriyle yol gösterici mahiyette olduğundan, varılan bu sonuç karşısında hakimin miktar itibariyle kesin olan ya da kanun yolu kapalı tutulan bir karar hakkında hatalı şekilde kanun yolu açık olacak şekilde karar vermesi durumunda, taraflarda haklı bir beklenti oluşacağı ve en nihayetinde farklı uygulamalara yol açılacağı görüşü açıklanmış ise de yukarıda değinildiği gibi hangi kararların kanun yolu denetimi dışında tutulacağı, hakkın kısıtlanması niteliğinde ve kamu düzenine ilişkin olduğundan Anayasa’nın 13. maddesinde öngörülen ölçütler esas alınarak kanuni düzenlemeler ile belirlenmektedir, Bu itibarla, kanun hükmü gereği kesin olan ve taraflara kanun yoluna başvuru hakkı tanınmayan bir konuda, mahkemenin yanılgılı kararıyla böyle bir hakkın tanınması söz konusu olamaz. İçtihadı birleştirmenin konusu tamamen farklı duruma ilişkin olup, kanun tarafından tanınan ancak kesin süre içerisinde kullanılması gereken bir hakkın, mevzuattaki süre koşulunu mahkemenin yanlış göstermesi sebebiyle amacına uygun şekilde kullanılmasının engellenmesi söz konusudur. Bu nedenle kanuni düzenlemeler uyarınca kesin nitelikteki kararlar hakkında, mahkemelerce yanılgı sonucu kanun yolunun açık olduğu hükümde yazılmış olsa bile, yukarıdaki gerekçeler emsal alınarak esastan kanun yolu incelemesi yapılamayacağı hususunun da açıklanması uygun görülmüştür.

Tüm bu açıklamalar kapsamında yapılan görüşmeler sonucunda; hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen kanun yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun incelenmesi gerektiğine karar verilmiştir.

V. SONUÇ:

Yukarıda açıklanan nedenlerle; Hukuk davalarında, hükümde kanun yolu süresinin hatalı gösterilmesi halinde, hatalı gösterilen kanım yolu süresi içerisinde yapılan kanun yolu başvurusunun incelenmesi gerektiğine, 28.04.2023 tarihinde yapılan üçüncü toplantıda oy çokluğu ile karar verilmiştir.

 

 

12. YARGI PAKETİ RESMİ GAZETE’DE YAYIMLANDI: IBAN MAĞDURLARI İÇİN CEZA İNDİRİMİ DÜZENLEMESİ

12. YARGI PAKETİ İLE IBAN MAĞDURLARI AÇISINDAN NELER DEĞİŞTİ?

Kamuoyunda “IBAN mağdurları” olarak bilinen, banka hesabını iyi niyetle ve güven ilişkisine dayanarak üçüncü kişilere kullandıran kişilerin uzun süredir beklediği düzenleme, 12. Yargı Paketi’nin Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmesiyle birlikte hayata geçti. 12. Yargı Paketi yürürlüğe girmeden önce, banka hesabını iyi niyetle ve güven ilişkisi içerisinde üçüncü bir kişiye kullandıran birçok kişi, bir süre sonra hakkında soruşturma başlatıldığını, hatta kamu davası açıldığını öğreniyor; çoğu zaman neyle karşı karşıya olduğunu dahi anlayamadan karakolda ifade vermek zorunda kalıyor veya ağır ceza mahkemesinde sanık sıfatıyla yargılanmak durumunda kalıyordu.

Bu süreçte, hesabını tanışıklığa dayalı güven ilişkisi nedeniyle üçüncü kişilere kullandıran kişinin aslında arka planda hangi işlemlere aracılık ettiği ve bu durumun nasıl ortaya çıktığı daha net şekilde şu şekilde anlaşılmaktadır: Dolandırıcılık suçunu işleyen kişiler, gerçek kimliklerinin tespit edilmesini zorlaştırmak amacıyla kendi banka hesaplarını kullanmak yerine, üçüncü kişilere ait banka hesaplarını temin ediyordu. Dolandırılan vatandaşlardan alınan paralar da bu hesaplara EFT veya havale yoluyla gönderiliyordu. Böylece para transferi, asıl failler yerine üçüncü kişilere ait IBAN hesapları üzerinden gerçekleştiriliyor ve gerçek faillerin kimliklerinin tespiti önemli ölçüde güçleşiyordu. Nitekim dolandırılan kişi Cumhuriyet Başsavcılığına şikayette bulunduğunda, soruşturmanın ilk aşamasında ulaşılabilen tek kişi çoğu zaman paranın gönderildiği banka hesabının sahibi oluyordu. Asıl failler ise sahte kimlikler, açık hatlar veya farklı yöntemler kullanmaları nedeniyle kolaylıkla tespit edilemiyordu. Bu nedenle banka hesabının sahibi hakkında, Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesinde düzenlenen “Bilişim Sistemlerinin, Banka veya Kredi Kurumlarının Araç Olarak Kullanılması Suretiyle Nitelikli Dolandırıcılık” suçundan soruşturma başlatılıyor ve kamu davası açılabiliyordu.

Hakkında dava açılan kişiler ise, hesaplarını yalnızca güven ve tanışıklık ilişkisi nedeniyle üçüncü kişilerin kullanımına bıraktıklarını hukuka uygun delillerle ortaya koyamadıkları takdirde, dolandırıcılık suçuna iştirak ettikleri gerekçesiyle mahkumiyet riskiyle karşı karşıya kalıyordu. Üstelik bu suç bakımından Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesi uyarınca verilecek hapis cezasının alt sınırı 4 yıl olduğundan, uygulamada oldukça ağır sonuçlar doğabiliyordu.

İşte 12. Yargı Paketi ile birlikte bu konuda önemli bir değişikliğe gidilmiş ve Türk Ceza Kanunu’nun 158. maddesine dördüncü fıkra eklenmiştir. Böylece, dolandırıcılık suçuna iştiraki yalnızca banka hesabının kullanılmasını sağlayan bilgi veya araçların verilmesiyle sınırlı kalan kişiler bakımından cezada indirim yapılmasının önü açılmıştır. Düzenlenen yeni hüküm şu şekildedir: “Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması halinde verilecek ceza yarı oranında indirilir.”

Madde 158 – (4) Bu madde ile 157 nci maddede yer alan suçlara iştirakin, kendisine veya başkasına haksız bir menfaat sağlamak amacıyla, kendisine veya başkasına ait banka veya kredi kartı gibi ödeme araçlarını ya da banka, aracı kurum, ödeme hizmeti sağlayıcıları veya kripto varlık hizmet sağlayıcıları nezdinde bulunan hesabın kullanılmasını sağlayan zorunlu bilgileri veya araçları başkasına vermek fiiliyle sınırlı olması hâlinde, verilecek ceza yarı oranında indirilir.

Bu düzenleme ile birlikte, hesabını kullandıran herkes bakımından otomatik olarak ceza indirimi öngörülmemiştir. Kanun koyucu yalnızca iştirak fiili, banka hesabının kullanılmasını sağlayan bilgi veya araçların verilmesiyle sınırlı kalan kişiler yönünden özel bir indirim hükmü getirmiştir. Başka bir ifadeyle; sanığın dolandırıcılık planının hazırlanmasına katılmaması, mağdurlarla irtibat kurmaması, para transferini organize etmemesi ve suçun icrasına başka herhangi bir şekilde iştirak etmemesi; iştirakinin yalnızca banka hesabını veya hesabın kullanılmasını sağlayan bilgileri üçüncü kişiye vermekle sınırlı kalması halinde, TCK’nın 158/4. maddesinde düzenlenen yarı oranındaki ceza indirimi uygulanabilecektir.

Dolayısıyla 12. Yargı Paketi ile getirilen bu düzenleme, uygulamada “IBAN mağdurları” olarak adlandırılan kişiler bakımından önemli bir yenilik olmakla birlikte, her olayın kendi somut özellikleri içerisinde değerlendirilmesi gerekmektedir. Ceza indiriminin uygulanabilmesi için sanığın iştirakinin yalnızca Kanun’da belirtilen fiille sınırlı olması ve bunun yargılama sırasında ortaya konulması gerekmektedir.

IBAN MAĞDURLARI İÇİN CEZA İNDİRİMİ DEVAM EDEN VE KESİNLEŞMİŞ DOSYALARDA NASIL UYGULANACAK?

TCK’nın 158/4. maddesiyle getirilen bu düzenlemenin uygulanması, dosyanın bulunduğu yargılama aşamasına göre farklılık göstermektedir. Şayet dosya henüz soruşturma aşamasında veya İlk Derece Mahkemesinde görülmekte olan bir dava niteliğinde ise, Cumhuriyet Savcılığı ve Mahkeme tarafından TCK’nın 158/4. maddesindeki şartların oluşup oluşmadığı doğrudan değerlendirilecek ve şartların gerçekleşmesi halinde ceza indirimi uygulanacaktır.

Dosyanın istinaf veya temyiz incelemesinde bulunması halinde ise, 12. Yargı Paketi ile getirilen geçiş hükümleri devreye girecektir. Buna göre, düzenlemenin yürürlüğe girdiği tarihten önce hüküm verilmiş olmakla birlikte dosyası henüz kesinleşmeyen ve kanun yolu incelemesinde bulunan sanıklar bakımından, TCK’nın 158/4. maddesinin uygulanma ihtimali bulunan dosyalar yeniden değerlendirmeye alınacaktır. Bu kapsamda, Bölge Adliye Mahkemesi ceza dairelerinde bulunan dosyalar bozularak İlk Derece Mahkemesine gönderilecek; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığında bulunan dosyalar ise usulüne uygun şekilde İlk Derece Mahkemesine iletilecek ve Mahkemece yeniden yargılama yapılarak TCK’nın 158/4. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağı değerlendirilecektir.

Buna karşılık, hükmün kesinleştiği ve infaz aşamasına geçtiği dosyalarda ise, lehe kanun ilkesinin uygulanabilmesi amacıyla uyarlama yargılaması (lehe kanun uyarlaması) talebiyle hükmü veren Mahkemeye başvurulması gerekmektedir. Mahkeme, somut olayın özelliklerini değerlendirerek yeni düzenlemenin sanık lehine uygulanıp uygulanamayacağına karar verecektir.

Sonuç olarak, 12. Yargı Paketi ile getirilen bu düzenleme her dosyada kendiliğinden uygulanmayacak olup; dosyanın bulunduğu yargılama aşaması, sanığın eyleminin niteliği ve TCK’nın 158/4. maddesinde öngörülen şartların oluşup oluşmadığı birlikte değerlendirilecektir. Bu nedenle, söz konusu düzenlemeden yararlanma imkanı bulunan kişilerin hak kaybına uğramamaları adına sürecin bir ceza avukatı aracılığıyla yürütülmesi büyük önem taşımaktadır.

KENTSEL DÖNÜŞÜM KAPSAMINDA RİSKLİ YAPILARDA ORTAK KARAR PROTOKOLÜ DÜZENLENMESİ ve KAT MALİKLERİNİN TOPLANTI YAPMASI ZORUNLU MUDUR?

RİSKLİ YAPILARDA ORTAK KARAR PROTOKOLÜ ve TOPLANTI ZORUNLULUĞU

6306 sayılı Kanun kapsamındaki kentsel dönüşüm uygulamalarında, kat maliklerinin toplantıya çağrılması ve ortak karar alma süreci, zaman içerisinde yapılan yönetmelik değişiklikleriyle farklı şekillerde düzenlenmiştir. Nitekim bir dönem kat malikleri toplantısı zorunlu tutulmuşken, 06.01.2023 tarihli Yönetmelik değişikliği ile toplantı yapılması zorunluluğu kaldırılmış ve herhangi bir toplantı şartına bağlı olmaksızın işlemlerin yürütülebileceği hüküm altına alınmıştır. Ancak bu düzenleme 21.05.2024 tarihli Yönetmelik ile yürürlükten kaldırılmıştır. Dolayısıyla süreç içerisinde bu konuda farklı uygulamalar söz konusu olmuştur. Son olarak 04.02.2026 tarihinde yürürlüğe giren Yönetmelik değişikliği ile kat malikleri toplantısının yapılması yeniden zorunlu hale getirilmiştir. Buna göre, maliklerden herhangi birinin talebi üzerine tüm kat maliklerinin toplantıya çağrılması gerekmektedir. Toplantı yeri ve zamanı, Yönetmeliğin EK-12’sinde yer alan standart çağrı formu doldurulmak suretiyle ilan edilir. Bu çağrı; ilgili mahalle muhtarlığında veya yapı henüz yıkılmamış ise binanın ilan panosunda en az 15 gün süreyle asılmak ya da noter aracılığıyla kat maliklerine tebliğ edilmek suretiyle yapılabilecektir.

Bu düzenleme ile kat maliklerinin karar alma süreçlerine daha etkin şekilde katılımının sağlanması amaçlanmış, uzun süredir uygulamada tartışma konusu olan toplantı usulüne ilişkin belirsizlikler de önemli ölçüde giderilmiştir.

04.02.2026 tarihli 6306 Sayılı Kanunun Uygulama Yönetmeliğinde Değişiklik Yapılmasına Dair Yönetmelik ile kat malikleri toplantısı yeniden zorunlu hale getirilmiştir. Anılan Yönetmelikte toplantı usulü şu şekilde düzenlenmiştir: “Riskli yapıların bulunduğu parsellerde yapılacak yeni uygulamalar hakkında karar alınmak üzere, maliklerden birinin istemi ile bütün malikler toplantıya çağrılır…” Devamında ise toplantının çağrı usulü, ilan şekli, toplantı ve karar yeter sayısı ile toplantıya katılmayan maliklere yapılacak bildirimlerin usulü ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Buna göre; toplantı çağrısı Yönetmeliğin EK-12’sinde yer alan form kullanılarak yapılacak, çağrı ilgili muhtarlıkta veya yapı henüz yıkılmamış ise binanın ilan panosunda on beş gün süreyle ilan edilmek ya da noter aracılığıyla maliklere tebliğ edilmek suretiyle gerçekleştirilecektir. Toplantı, hisseleri oranında maliklerin en az salt çoğunluğu ile yapılacak ve kararlar yine en az salt çoğunlukla alınacaktır. 

Bu nedenle, Yönetmelikle yeniden getirilen toplantı zorunluluğuna özellikle dikkat edilmesi gerekmektedir. Zira yapınızın riskli yapı olarak tespit edilmesinden sonra, ilerleyen aşamalarda herhangi bir hak kaybı veya usule ilişkin uyuşmazlık yaşanmaması adına kat malikleri toplantısının Yönetmelikte öngörülen usule uygun şekilde gerçekleştirilmesi ve sürecin buna göre yürütülmesi büyük önem arz etmektedir.

ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZALARINDA FAİLİN KUSURUNUN BELİRLENMESİ: TRAFİK KAZALARINDA BİLİNÇLİ TAKSİR KABUL EDİLEN KURAL İHLALLERİ

ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZALARINDA KUSUR: BİLİNÇLİ TAKSİR

5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 22. maddesinde bilinçli taksir tanımına yer verilmiş olmakla birlikte, uygulamada sınırlayıcı bir etki oluşturmaması amacıyla hangi kural ihlallerinin bilinçli taksir kapsamında kaldığı tek tek sayılmamıştır. Bu husus uygulamaya bırakılmış olup, Yargıtay’ın yerleşik içtihatları ile bilinçli taksir kapsamında kabul edilen kural ihlalleri belirlenmiştir. Bu çalışmada, Yargıtay 12. Ceza Dairesi ile Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun süregelen yerleşik içtihatları çerçevesinde, trafik kazaları bakımından hangi kural ihlallerinin bilinçli taksir kapsamında değerlendirildiği hususunda açıklamalarda bulunulacaktır. Ancak bu değerlendirmelere geçmeden önce, bilinçli taksir kavramının izah edilmesi gerekmektedir. Taksir ile bilinçli taksir arasındaki farkın ortaya konulması, bilinçli taksir kurumunun neden bu denli önemli olduğunu da açıklığa kavuşturacaktır. Konunun teknik detaylarına girerek karmaşıklık yaratmadan ifade etmek gerekirse; Türk Ceza Kanunu’nun 85. maddesinde düzenlenen taksirle öldürme suçunun cezası iki yıldan altı yıla kadar hapis cezasıdır. Ancak bu suçun bilinçli taksirle işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte birden yarısına kadar artırılmaktadır. Dolayısıyla bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması halinde cezanın hem alt hem de üst sınırı artmaktadır. Bu aşamada yapılan bu kısa açıklamanın, hukukçu olmayan kişiler açısından konunun anlaşılması bakımından yeterli olacağı kanaatindeyiz.

Bilinçli Taksir Kabul Edilen Kural İhlalleri

Alkol veya uyuşturucu madde etkisi altında araç kullanmak: Trafik kazalarında bilinçli taksir kapsamında değerlendirilen kural ihlallerinin başında, alkollü şekilde araç kullanılması gelmektedir. Alkolün etkisi altında olması nedeniyle güvenli sürüş yeteneği zayıflayan failin, bu halde araç kullanırken kusurlu davranışıyla yaralamalı veya ölümlü bir trafik kazasına sebebiyet vermesi durumunda, hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerekir. Sürücünün almış olduğu alkolün, kaza anı itibarıyla güvenli sürüş yeteneği üzerindeki etkisinin tespiti tıbbi incelemeyi gerektirmektedir. Adli Tıp Kurumu’nun bilimsel kabullerine göre, sürücünün kaza anında tespit edilen alkol miktarının 1,00 promilin üzerinde olması halinde, taksirli hareketin bilinçli taksir düzeyine ulaştığı kabul edilmektedir. Yine bu bilimsel kabuller ve bunlara dayalı olarak oluşan yüksek mahkeme içtihatlarına göre, 1,00 promilin üzerindeki alkol miktarı sürücünün güvenli sürüş yeteneğini ortadan kaldırmaktadır. Bununla birlikte, bilinçli taksir hükümlerinin uygulanabilmesi için failin kazaya kusurlu hareketiyle sebebiyet vermiş olması ve aynı zamanda alkolün kazaya etkisinin bulunması gerekmektedir. Bu nedenle her somut olay, kendi özellikleri çerçevesinde değerlendirilmelidir. 

Uyuşturucu veya uyarıcı madde etkisi altında araç kullanmak: Alkol veya uyuşturucu madde etkisi altında araç kullanan sürücülerin kaza yapma ihtimalinin diğer sürücülere kıyasla daha yüksek olduğu tartışmasızdır. Uyuşturucu ve uyarıcı maddelerin etkisi altında araç kullanan bir sürücünün güvenli sürüş yeteneği bulunmadığından, bu şekilde trafikte seyir halinde iken yaralanmalı veya ölümlü bir trafik kazasına sebebiyet vermesi halinde, hakkında bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerekir. Nitekim Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin konuya ilişkin bir kararında; kazadan yaklaşık dört saat sonra alınan kan örneğinde esrar maddesinin etken unsuru olan THC’nin yüksek miktarda tespit edildiği, sanığın da beyanında kazadan önce uyuşturucu madde kullandığını ifade ettiği olayda, sanığın uyuşturucu madde etkisi altında araç sevk ve idare ettiği kabul edilerek bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğine hükmedilmiştir. 

Kırmızı ışıklı trafik işaretlerine uymamak: Kırmızı ışıklı trafik işaretlerine uyulmaması, trafik kazalarının başlıca nedenlerinden biridir. 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 84. maddesinde “kırmızı ışıklı trafik işaretlerinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçmek” asli kusurlu haller arasında sayılmıştır. Bu kapsamda, ışıklı kavşaklarda kırmızı ışık ihlali yaparak kazaya sebebiyet veren sürücünün, ya da kendisine kırmızı ışık yanmasına rağmen hareketine devam ederek yeşil ışıkta geçen yayaya çarpan araç sürücüsünün, yalnızca kusurlu değil aynı zamanda bilinçli taksirle hareket ettiği kabul edilmektedir.

Bilinçli taksir kapsamında değerlendirilen diğer kural ihlalleri: Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin yerleşik içtihatları doğrultusunda, trafik kazalarında hangi kural ihlallerinin bilinçli taksir kapsamında değerlendirildiğine ilişkin örnekler vermek mümkündür. Bu kapsamda, sollama yasağının trafik işaret ve levhaları ile açıkça belirlendiği yollarda hatalı sollama yapılması, Yargıtay uygulamalarında bilinçli taksir olarak kabul edilmektedir. Nitekim, sollama yasağını gösteren devamlı yol çizgisi ve buna ilişkin trafik işaret levhasının bulunduğu bir yol kesiminde yapılan hatalı sollama neticesinde meydana gelen yaralamalı veya ölümlü trafik kazalarında, bilinçli taksir koşullarının oluştuğu kabul edilmektedir. Benzer şekilde, yolda çalışma bulunduğunu gösteren levhalara ve araçların sollama yapmamaları amacıyla konulan trafik düzenlemelerine rağmen, yol yapım çalışması nedeniyle gidiş-gelişin aynı şeritten sağlandığı ve sollamanın yasak olduğu yol kesiminde hatalı sollama yapılması da bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmektedir. Öte yandan, yalnızca şerit ihlalinin bulunması tek başına bilinçli taksir olarak kabul edilmemektedir. Şerit ihlalinin değerlendirilmesinde olay yerinin özellikleri, yolun virajlı veya eğimli olup olmadığı ve en önemlisi ihlalin gerçekleştiği noktada sollama yasağının bulunup bulunmadığı gibi hususlar bir bütün olarak dikkate alınmalıdır. 

U dönüşü yasağı bulunan yerlerde, bu yasağa rağmen U dönüşü yapılması ve bu esnada ölümlü veya yaralamalı trafik kazasının meydana gelmesi halinde de bilinçli taksir koşullarının oluştuğu kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay, yol ortasında yan yana devamlı iki çizgi bulunmasına rağmen karşı yönde bulunan hastane önüne geçmek amacıyla U dönüşü yapmaya çalışan sürücünün, bu sırada karşı yönden gelen araçla çarpıştığı olayda bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiğine hükmetmiştir. 

Yine tek yönlü yollarda ters yönde seyretmek, “girilmez” levhası bulunan yollara giriş yapmak veya geçme yasağını ifade eden devamlı çizgilerin bulunduğu iki yönlü yollarda karşı şeride geçerek ters istikamette seyretmek suretiyle kazaya sebebiyet verilmesi halleri de Yargıtay tarafından bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmektedir. Bunun yanı sıra, trafiğe kapalı olduğu bilinen bir yolda seyretmek ya da araç giremez levhası bulunan bir sokağa giriş yapmak da bilinçli taksir olarak kabul edilmektedir. Keza, manevra amacıyla makul mesafe dışında ve tedbirsiz şekilde geri geri ilerlenmesi de bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmektedir. Yargıtay uygulamalarında ayrıca, tramvay geçişlerine tahsis edilmiş ve araç trafiğine kapalı olan yollarda seyredilmesi ile araç kapısının açık şekilde seyredilmesi gibi hallerde meydana gelen kazalarda da bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmektedir. Özellikle toplu taşıma araçlarında kapı açık şekilde seyir halinde olunması, sürüş güvenliğini ortadan kaldıran ağır bir ihlal olarak değerlendirilmektedir. 

Bunun yanında, trafik kazalarının önemli bir kısmının hız ihlalinden kaynaklandığı dikkate alındığında; Yargıtay 12. Ceza Dairesi’nin yerleşik kabullerine göre, kaza anında yasal hız sınırının en az iki katı veya üzerinde hızla seyredildiğinin tespit edilmesi halinde bilinçli taksir koşullarının oluştuğu kabul edilmektedir. Yine yoğun trafik içerisinde “makas atmak” suretiyle araç kullanılması da bilinçli taksir kapsamında değerlendirilmektedir. Ayrıca, sürücünün sevk ve idaresindeki araçla seyir halinde iken cep telefonu kullanarak sürekli internetle meşgul olması veya telefonla konuşması nedeniyle güvenli sürüş yeteneğini kaybetmesi durumunda meydana gelen kazalarda da bilinçli taksir hükümlerinin uygulanması gerektiği kabul edilmektedir. 

Son olarak belirtmek gerekir ki, yukarıda örnekleme yoluyla açıklanan haller dışında da, somut olayın özelliklerine göre Yargıtay tarafından bilinçli taksir kapsamında değerlendirilen başka ihlal türleri de bulunmaktadır.

ÖLÜMLÜ TRAFİK KAZALARINDA FAİLİN KUSURUNUN BELİRLENMESİ: TRAFİK KAZALARINDA ASLİ KUSUR SAYILAN KURAL İHLALLERİ

A. TRAFİK KAZALARINDA FAİLİN KUSURUNUN BELİRLENMESİ

Toplumsal düzenin sağlanması ve trafik düzeninin sürekliliğinin temini amacıyla, karayolu trafiğini kullanan sürücüler ile yayaların dikkat ve özen yükümlülüğüne uygun davranma yükümlülükleri bulunmaktadır. Bu yükümlülüklerden birinin veya birkaçının ihlali hâlinde, sürücü ya da yayanın kusurlu davranışının bulunduğundan söz edilir. Zira karayolu trafiğini kullanan hem sürücülerin hem de yayaların, trafik düzeni ve güvenliğinin sağlanması bakımından dikkatli ve özenli davranmaları bir zorunluluk arz etmektedir.

Taksirli suçlarda kusurun belirlenmesi sırasında, olayın teknik açıdan değerlendirilmesini gerektiren ve çözümü özel veya teknik bilgi gerektiren hususlarda bilirkişi görüşüne başvurulması önem arz etmektedir. Trafik kazalarında genel itibarıyla bilirkişi olarak Adli Tıp Kurumu Trafik İhtisas Daireleri, teknik üniversitelerin trafik ihtisas kürsülerinde görev yapan akademisyenlerden oluşan bilirkişi heyetleri ile Karayolları Fen Heyetlerinin görüşlerinden yararlanılmaktadır. Bilirkişilerden rapor istenirken; sürücüler ile yayaların hangi hareketleriyle hangi trafik kurallarını ihlal ettikleri ve ihlal edilen kuralların nelerden ibaret olduğu hususunda ayrıntılı ve açıklayıcı tespitlere raporda yer verilmesi talep edilmelidir. Bilirkişiler tarafından yapılan teknik tespit ve değerlendirmeler yol gösterici nitelikte olup, kusurun bulunup bulunmadığına ilişkin nihai değerlendirme hâkim tarafından yapılacaktır. Nitekim bilirkişilerin kusura ilişkin değerlendirme ve görüşleri mahkeme hakimi bakımından bağlayıcı nitelik taşımamaktadır.

B. TRAFİK KAZALARINDA ASLİ KUSUR SAYILAN KURAL İHLALLERİ

Asli kusur; toplum içinde yaşayan ve uyması zorunlu davranış kurallarına riayet etmekle yükümlü olan, aynı durumdaki makul ve aklıselim her bir bireyin kendisinden beklenen dikkat ve özen yükümlülüğünü yerine getirmemesi hâlidir. Asli kusur durumunda, ortalama bir bireyden beklenen dikkat ve özen yükümlülüğünün ihlali söz konusu olmaktadır. Trafikte herkesin uyması zorunlu olan davranış kurallarının ihlal edildiği hallerde asli kusurun varlığından söz etmek mümkündür. Nitekim 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 84. maddesinde asli kusur olarak kabul edilen kural ihlalleri sayılmıştır. Anılan maddede düzenlenen kural ihlallerinden birinin ihlali sonucunda ölümlü veya yaralamalı bir trafik kazasına sebebiyet verilmesi hâlinde, failin asli kusurlu olduğu kabul edilmelidir.

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu’nun 84. maddesine göre aşağıda sayılan kural ihlallerini gerçekleştiren sürücüler asli kusurlu sayılırlar: 1. Kırmızı ışıklı trafik işaretinde veya yetkili memurun dur işaretinde geçme 2. Taşıt giremez trafik işareti bulunan karayoluna veya bölünmüş karayolunda karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit, rampa ve bağlantı yollarına girme 2. İkiden fazla şeritli taşıt yollarında, karşı yönden gelen trafiğin kullandığı şerit veya yol bölümüne girme 3. Arkadan çarpma 4. Geçme yasağı olan yerlerde geçme 5. Doğrultu değiştirme manevralarını yanlış yapma 6. Şeride tecavüz etme 7. Kavşaklarda geçiş önceliğine uymama 8.  Kaplamanın dar olduğu yerlerde geçiş önceliğine uymama 9. Manevraları düzenleyen genel şartlara uymama, 10. Yerleşim birimleri dışındaki karayolunun taşıt yolu üzerinde, zorunlu haller dışında park etme veya duraklama ve her durumda gerekli tedbirleri almama 11. Park için ayrılmış yerlerde veya taşıt yolu dışında kurallara uygun olarak park edilmiş araçlara çarpma, Bu hallerin gerçekleşmesi durumunda, kazaya sebebiyet veren sürücünün asli kusurlu olduğu kabul edilir.

Tüm bu açıklamaların dışında, Yargıtay’ın yerleşik içtihatlarıyla asli kusur olarak kabul edilen bazı kural ihlalleri de bulunmaktadır. Buna göre; alkollü şekilde araç kullanmak, araç kullanırken aynı anda cep telefonu ile meşgul olmak, araç kullanımı sırasında yere düşen bir eşya veya cismi bulunduğu yerden almaya çalışmak, belirli bir hız sınırı bulunan yollarda hız limitinin yaklaşık iki katı veya daha fazla hızla seyretmek, sevk ve idaresindeki araç ile örneğin 30–40 metre gibi azımsanmayacak bir mesafede geri gelmek suretiyle kazaya sebebiyet vermek gibi davranışlar da Yargıtay uygulamasında kural ihlali olarak değerlendirilmekte ve bu fiiller sonucunda meydana gelen ölümlü veya yaralamalı trafik kazalarında failin asli ya da tamamen kusurlu olduğu kabul edilmektedir.

Yine somut olayın özelliklerine göre kazaya sebebiyet veren bazı kural ihlallerinin de asli kusur kapsamında değerlendirilmesi mümkündür. Örneğin kimi durumlarda araçlar arasında herhangi bir fiziki temas bulunmamakla birlikte, trafikte seyreden diğer bir aracın seyir güvenliğini tehlikeye düşürecek şekilde kural ihlali yapan sürücünün de kusurlu olduğu kabul edilmektedir. Nitekim Yargıtay 12. Ceza Dairesinin konuya ilişkin bir kararında; sanığın aracı ile ölenin aracı arasında herhangi bir temas bulunmamasına rağmen, sanığın manevra kurallarına aykırı şekilde geriden gelen trafiği kontrol etmeksizin ve sinyal vermeksizin aniden sola manevra yapması sonucunda, ölen sürücünün direksiyon hâkimiyetini kaybederek kazaya sebebiyet verdiği olayda sanığın kusurlu olduğu kabul edilmiştir.

Dolayısıyla tüm bu izah edilen ve ayrıntılarıyla değinilen hususlar ışığında, Karayolları Trafik Kanunu ve ilgili yönetmelik hükümleri kapsamında failin kusurunun değerlendirilmesi yapılmakta; ayrıca Yargıtay’ın yerleşik içtihatları gereğince asli kusur sayılan diğer haller de dosya kapsamı ile birlikte bir bütün olarak değerlendirilerek failin kusuru belirlenmektedir. Öte yandan, fail ve ailesinin bu süreçte atması gereken en doğru adımın profesyonel bir hukuki destek almak olduğu da açıktır. Zira ölümlü trafik kazaları avukatı gibi son derece hassas ve teknik değerlendirmeler gerektiren dosyalarda, sürecin bir avukat eşliğinde yürütülmesi büyük önem taşımaktadır. Nitekim söylenen fazladan bir cümle ya da söylenmeyen eksik bir ifade dahi failin hukuki durumunu doğrudan etkileyebilecek ve sürecin seyrini değiştirebilecek nitelikte olabilmektedir.

TRAFİKTE ŞİDDETE SIFIR TOLERANS: TRAFİKTE ULAŞIM ARAÇLARININ HAREKETİNİN ENGELLENMESİ SUÇU YÜRÜRLÜĞE GİRDİ. TRAFİKTE YOL KESENE 1 YILDAN 3 YILA KADAR HAPİS CEZASI

TRAFİKTE, KARA ULAŞIM ARAÇLARININ HAREKETİNİN HUKUKA AYKIRI BİÇİMDE ENGELLENMESİ, ARAÇLARIN ZORLA DURDURULMASI VEYA SÜRÜCÜLERİN İRADELERİ DIŞINDA GİTMEKTE OLDUKLARI YERDEN BAŞKA BİR YERE YÖNLENDİRİLMESİ FİİLLERİNE YÖNELİK AĞIR CEZAİ YAPTIRIMLAR ÖNGÖREN YENİ YASAL DÜZENLEME YÜRÜRLÜĞE GİRMİŞTİR.

Trafikte meydana gelen tartışma ve kavgaların önüne geçilmesi, ulaşım güvenliğinin sağlanması ve seyahat hürriyetinin korunması amacıyla hazırlanan yeni yasal düzenleme yürürlüğe girmiştir. Türk Ceza Kanunu ile bazı kanunlarda yapılan değişiklikler kapsamında, sürücüler ve diğer yol kullanıcıları açısından ciddi tehlike oluşturan “yol kesme”, “araç durdurma” ve “sürücüyü iradesi dışında başka bir yere götürme” şeklindeki fiiller, cezai yaptırımlar öngören suç tipleri arasına alınmıştır.

Bu kapsamda, Türk Ceza Kanunu’nun 223. maddesinin birinci fıkrasında yapılan düzenleme uyarınca, hukuka aykırı bir davranışla bir kara ulaşım aracının hareket etmesini engelleyen veya aracı seyir halindeyken durduran kişiler, bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılacaktır. Yine aynı madde kapsamında, bir kara ulaşım aracını gitmekte olduğu yerden başka bir yere zorla götüren veya yönlendiren kişiler bakımından ise iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası öngörülmüştür. Anılan düzenleme ile özellikle son dönemde trafikte sıkça karşılaşılan “çek sağa”, “yol kesme”, “sürücüyü taciz etme” gibi davranışların önüne geçilmesi, bu tür eylemler bakımından caydırıcılığın artırılması ve kamu düzeninin korunması amaçlanmaktadır.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 223. Maddesi uyarınca; (1) Hukuka aykırı bir davranışla kara ulaşım aracının hareket etmesini engelleyen veya bu aracı hareket halinde iken durduran kişi, bir yıldan üç yıla kadar, bu aracı gitmekte olduğu yerden başka yere götüren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (2) Suçun konusunun deniz veya demiryolu ulaşım aracı olması halinde, üç yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur. (3) Hukuka aykırı bir davranışla hava ulaşım aracının hareket etmesini engelleyen kişi, beş yıldan on yıla kadar, bu aracı gitmekte olduğu yerden başka yere götüren kişi, yedi yıldan oniki yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. (4) Yukarıdaki fıkralarda tanımlanan suçların işlenmesi amacıyla veya sırasında başka bir suçun işlenmesi halinde ayrıca bu suçtan dolayı ceza verilir. (5) Kanunda öngörülen şekil, şart ve usullere uygun olarak düzenlenen toplantı ve gösteri yürüyüşleri esnasında birinci ve ikinci fıkrada belirtilen fillerin işlenmesi halinde bu fıkralardaki suç oluşmaz.

Nitekim söz konusu maddenin gerekçesinde de açıkça ifade edildiği üzere; cebir veya tehdit kullanmak suretiyle ya da hukuka aykırı diğer davranışlarla ulaşım araçlarına ve dolayısıyla kişilere yönelik gerçekleştirilen müdahaleler, ulaşım güvenliğini ciddi biçimde zedelemekte ve kişilerin seyahat hürriyetini ihlal etmektedir. Ayrıca, trafikte yaşanan tartışmaların ardından ulaşım araçlarının hareketinin engellenmesi veya zorla durdurulması şeklindeki eylemler, yalnızca trafik güvenliğini tehlikeye sokmakla kalmamakta; kişilerin yaralanmasına, hatta ölümüne varan sonuçların doğmasına da sebebiyet verebilmektedir.

Bu itibarla, trafikte artış gösteren şiddet içerikli olaylar karşısında, kara ulaşım araçlarının hareketinin hukuka aykırı şekilde engellenmesi fiillerine yönelik bir ceza müeyyidesi öngörülmek suretiyle, söz konusu eylemlerin önlenmesi, toplumsal huzurun ve ulaşım güvenliğinin sağlanması hedeflenmiştir.